Bir "Bilge" den Mektuplar







Mektupların ya da günlüklerin basılması mevzuu hep tartışıla gelmiştir. Yazarın kendi rızası olmadan, yazdığı metinlerin basılmasını etik bulmayan bir cenahın bulunduğu aşikar. Bu cenahın temel savı, yazarın basılmaya değer görmediği ya da mahrem alanda kalmasını istediği metinlerin basılmasının ahlaki bir davranış olmadığı yönünde. Mektupların ya da günlüklerin basılmasını savunan görüşe göre ise bu metinlerin okura ulaştırılması elzem, çünkü bu metinler bir yazarı anlamada anahtar görevi görüyor. Bu metinlerle basılı metinler arasında kurulan bağ ile yazarın yazınsal deneyimi yeni bir anlam kazanıyor.


Aslında mektupların, günlüklerin, notların okunması okur açısından hem keyifli hem de suçluluk duygusu yaratan bir süreç. Keyifli, çünkü, yazarın metinlerine daha derinlemesine bakmayı kolaylaştırıyor. Suçluluk duygusu yaratıyor, çünkü, mektupları ya da günlükleri okunan yazarın özel alanına izinsiz olarak giriliyor. Yani bir çeşit röntgencilik. Okurun böyle bir ikilik içinde şekillenen okuma deneyimi, sevdiği bir yazarı anlama ve çözümleme amacı taşıdığından affedilebilir, masum bir eylem sanki.


Bilge Karasu’nun “Haluk’a Mektuplar”ı röntgencilik-anlama çabası ikiliği içinde okunan mektuplar. Otuz yıldan fazla süren ve kopmayan bir dostluğun ardında bıraktığı belgeleri yayınlamaya karar verirken, Haluk Aker’de okurun ikilemini paylaşmış olmalı ki: “Mektuplar elbet bir yazı adamının yayınlansın diye yazdığı şeyler değil. Hele seninkiler, bana yazdıkların... Bir yazarın okuru karşısına çıkarmağa karar verdiği metinlerin dışında kalanlar, o yazarı daha iyi anlaşılmasına, yazarlığı dışında “insan” olarak özelliklerinin bilinmesine yardımcı olabilir diye düşünüyorum. Bunun dışında kalan bir şey daha var, senin elinden çıkan her şeyi bilmek isteyen senin tiryakilerin. Onların hiç mi hakkı yok!” diye sesleniyor Bilge Ağabeyi’ne, kitabın önsöz yerine geçen mektubunda.


“Haluk’a Mektuplar” 1964’ten 1994’e kadar süren uzun soluklu bir yazışmayı takip ediyoruz. Mektupları okurken üç yol izlemek mümkün: Birinci yol, insan olarak Bilge Karasu’nun ne yaptığını ne ettiğini nasıl çalıştığını, nasıl sevdiğini, nasıl hüzünlenip, nasıl coştuğunu öğrenmek için okumak bu metinleri. İkinci yol ise Bilge Karasu yazınını çözümlemeye çalışan kuramsal, duygudan uzak yaklaşım ile ele almak mektupları. Üçüncü yol ise her iki yöntemin bir bileşimi olarak ortaya çıkıyor. Mektupların hepsi bir araya geldiklerinde mozaiklerden oluşan bir bütün gibi okunabilir. Parçaların bütünü oluşturduğu bir serüven mektupları okumak. Bu yazılarda, bir dostun anlayışlı omzunu, bir ağabeyin yerinde nasihatlerini, edebiyatçının duyarlı yaklaşımını, dost bir kalbin sıcaklığını arayan birinin samimiyetini bulmak mümkün.

Yazar olarak Bilge Karasu’nun temel ikiliklerine -sevgi, dostluk, yalnızlık, tutku, inanç/inançsızlık, korku ve ölüm gibi kavram ve temalar-, anlatılarındaki imgelere, eğretilemelerine dair bolca ipucu yakalanıyor mektuplarda. “İnsan nasıl olsa öleceğine göre, bir şeyler yapmak daha iyi olur” diyordu Bilge Karasu Ada öyküsünde. Bu cümlenin izlerini 04.08.1964 tarihli mektubunda bulmak mümkün mesela: “Ancak ölümden bir şeyler kurtarmak için yapılıyor ne yapılıyorsa”.


Diğer taraftan Bilge Karasu’nun anlatılarındaki kahramanlara ne kadar benzediğinin farkına varıyorsunuz, mektupları okudukça. Buradan yola çıkarak Bilge Karasu’nun otobiyografiye yaslanan bir yazar olduğunu söylemek istemiyorum. Karasu’nun kişilerinin kendisinden bir parça taşıdığını sezinlemekten bahsediyorum. İnsana ve dünyaya karşı sorumluluk duygusu, ardından bir şeyler bırakma isteği, “ölüm payı”nı azaltma arzusu sürekli vurgulanıyor; aynı zamanda anlatı kişileri gibi çok kişilikli ve sözünü iletme görevini üstlenmiş ve bunun yaşayan, çabalayan bir yazarı buluyorsunuz mektuplarda. Bilge Karasu yazılarının çok katmanlı ve karanlık yapısını dair söylenenlere de cevap vermekten geri durmuyor 26.09.1978 tarihli mektubunda: “Bir de bana karamsar der dururdunuz. Ayol, benim yazdıklarım olup bitenlerin yanında zemzemle yıkanmış şeyler”.


Maaşının %92’siyle ya da tamamıyla kirasını öderken, çalışmaktan yazılarını yazacak vakit yaratamayan, yazmak için “denize inmeyi” deli gibi arzulayan Bilge Karasu’yu takip ediyoruz bu metinleri okurken. Karasu’nun yaşadığı ikiliklerin tanığı oluyoruz: “Öleceği, talimliyiz, tamam. Ama kendimizi koyverip ölmeği beklemeden önce çabalamağı bir “insan onuru” sorunu haline getirdiğimize göre?...” diyorken 29.12.1979 tarihli mektubunda, yine aynı mektupta yaşamaktan usanmış biri olarak çıkıyor karşımıza Karasu: “Artık dayanamayacağım duygusu çok sık gelip oturuyor içime. Onun yanı sıra Türkiye’nin durumu; kesilen hava gazı, elektrik, su; bulunamayan yağ, ampul; unutulan insancalık… Uyku tek sığınak, onun da canına okunuyor”.


Kitabın bir diğer güzelliği de 1980’den sonra Haluk Aker’in cevaplarının basılmış olması. Böylece bir birini tamamlayan yazıları, tartışmaları, yakınmaları, iç dökmeleri takip etme olanağına erişiyoruz. Mektuplarda herhangi bir oynama, düzeltme ya da denetim yapılmamış Haluk Aker’in söylediğine bakılırsa. Mesela görsel olarak koyulan daktilo baskısı bir mektupta bulunan yanlışları bile düzeltmemeyi uygun görmüşler. Zaten Aker: “Yazım da içinde olmak üzere neyse odurlar” diyerek son noktayı koymuş.


Basılı metinlerinde karanlık denilebilecek bir atmosferde umudu derlemeyi başarmış, her okunduğunda yeni bir şeyi keşfetme zevkini okuruna tattırabilmiş bir yazarın mektuplarını okuma fırsatı yaratılmış biz ölümlülere bu kitapla. Haluk Aker’in Karasu’nun diğer mektuplarının da basılmasına dair isteğini de paylaşmamak mümkün değil. Edebiyat adamlarımıza dair incelikli, yazarın yaşamına değen, derinlikli çalışmaların eksikliğini sürekli duyduğumuz bir ortamda - hele ki her şeyin geçici, esnek, tüketim merkezli olduğu günümüzde- “Haluk’a Mektuplar” çok önemli bir boşluğu doldurmayı başarıyor. “İnsanların ölümünü kabul etmek zorundayız ama insanlardan arta kalan şeyleri öldürmekten kaçınmamız gerekir” diyen Karasu’ya da güzel bir hediye bu kitap...